<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=14364200&amp;blogName=Michougu%C3%A9&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLUE&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fmichougue.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fmichougue.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div>

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Asıl olan şudur ki; aslında hiçbir şey yok.

Sabahın ilk ışıklarıydı. Yeni güne selam vermeden önce son bir kez uyuklamak için küçük yastığıma sıkıca sarılıp uyumaya çalışırken birden zamanın durmuş olduğunu fark ettim. Yüzyıllardır zaman durmuştu. Çok önceden izlenmiş bir video’nun sürekli başa sarması gibi bir şeydi bu. Görüntüler akıp gidiyordu fakat her şey çok önceden yaşanmış, her şey çok önceden bitmişti. Zamanın yerini alan bu görüntüler sadece beynimizi meşgul etmek için oynamaktaydı. Düşünsenize; sonsuza dek sürecek olan kısır bir döngü… birinin bu işe bir son vermesi, bu kaydı tamamı ile silip, “arkadaşlar, zaman diye bir şey yok, o da hayatımız gibi çok önceden bitiverdi,” demesi gerekiyor. Birinin bunu mutlaka yapması gerekiyor. Orada hala birileri varsa bilsin ki, çok önceden yaşanıp kayda alınmış hayatların tekrarlarıyız. Ve aslında ortada bir merdiven yok! Belki de hiç olmadı…

Cuma, Ağustos 07, 2009

atlar, rüyalar, kağıttan hayaller...

Hayatımda atı ilk gördüğümde 7 yaşındaydım. Annem bizi doğup büyüdüğü çiftliğe götürmüştü. Onlarca hayvanın yaşadığı, içinde kaybolabileceğiniz cinsten büyük bir çiftlikti. Oradayken kendimi büyük bir sirkte yaşıyor gibi büyülenmiş hissederdim. Hele ki atları izlerken… Hepsinin kendine has bir öyküsü varmış gibi gizemli bir şekilde kocaman gözleriyle size bakarlardı. Ve o anlarda insanın içinde yanlarına gidip başlarını okşamak için büyük bir istek doğardı. Yoksa o günün eksik kalacağını düşünür, kendini o anı yaşamak için mecbur hissederdin… İşte o günlerden birinde annem ile çiftliği gezerken bana, onların dünyanın en güzel hayvanları olduğunu söylemişti, bunu hiç unutmam. Bana göre, onlar sadece dünyanın değil, tüm evrenin en güzel canlılarıydı.

Dün gece rüyamda onları gördüm. Issız bucaksız yeşil bir vadide özgürce koşturuyor, güneşin yardımıyla koca vadide inci gibi parlıyorlardı. Ve bir şeyin farkına vardım. Bazı şeyler hep aynı kalır; atların, evrenin en güzel canlıları olarak kaldıkları gibi...

Dün gece düşündüm de. 17 yaşındaydık ve atları gördüğümüz o gün gibi büyülenmiş hissediyorduk kendimizi. Büyükbabamızın yazlık evindeydik. Galiba aşık olmuştuk... Hatırladın mı? İsmi neydi? Selvi, sevgi ya da ona yakın bir şey, öyle değil mi? O gün ikimiz de ne olursa olsun ondan uzak duracağıma dair birbirimize izci sözü vermiştik. O günün gecesi ilk işimiz birbirimizden habersiz halde gidip bir saat arayla onunla konuşmaya çalışmak olmuştu. Ama ikimiz de elimiz boş dönmüştük. Bunu yaptığımız anlaşılınca birbirimizin yüzüne bakıp kahkahalarla gülmeye başlamıştık. İnsanlar delirdiğimizi düşünüyordu. Ardından o gece sabaha kadar içip sahilde sızmıştık. Ve dostum, ne üzücüdür ki hiçbir zaman iyi bir izci olamadık biz...

O günleri bir hayli özlüyorum, arkadaşım.

Kağıttan uçak yaptığımız günleri de öyle. Bir de gemiler vardı tabii. Gemiler, kağıttan da olsa, üstüne çıkıp dünya turu atmayı hayal ettiğimiz, rengarenk boyadığımız gemiler. Zaten bu tür konularda çok yetenekliydin sen. Yaptığın uçaklar daha uzağa uçar, gemilerin daha hızlı yol alırdı her zaman. -sayende çok güzel hayallerimiz oldu bizim…- Ve itiraf etmek gerekirse arkadaşım, bu yüzden çok kıskanırdım seni. Senden iyi uçaklar, gemiler yapabilmek için yüzlerce kez denedim; başaramadım. Bir gün gerçek bir uçak yapıp gökyüzüne uçacağını söylemiştin. Ve ben buna gerçekten inandım. Hala inanıyorum. Ama bu hayalinden neden vazgeçtin, hiç anlamıyorum. Neden dostum, vazgeçmek nedir bilmezdik ki biz?

Cuma, Temmuz 31, 2009

ta ra ra raaaaam!

:] ölmedim tabii ki.

yakında dönüyorum. uzun, uzun, çoook uzzzzzzzun zaman sonra yeniden yazacağım. ucundan biraz. ve hala birileri varsa oralarda, onlara
bol
bol
bol
bol
bol selamlar olsun!

Salı, Ekim 28, 2008

ömrüm diyorum şimdi ömrüm
üzgün bir çocuksun sen ve yalnız
öyle kal çünkü bu dünyada
sana en çok mutsuzluk yakışıyor.

Ahmet Telli

Perşembe, Ekim 09, 2008

yaz/sonbahar

O zamanlar ben bir yaz genciydim. Yüzümden güneş akardı. Denizin maviliği kokardım ve geceye öyle benzerdim ki bazen, yıldızlar tünerdi senden sonra çoğu beyazlayacak olan saçlarıma. Sen de sonbahar gibiydin. İçinde bir hüzün beslerdin ve kahverengiydi omuzlarına usulca düşen saçların. Sararmış gibiydi biraz dokunuşların. Bir esinti olurdu, çeker giderdin, ucun nerede çıkar hiç kestiremezdik. Hep benden önde oldun sen. Ben kayboldum hep varlığında. Karıştım sana usulca ve sen oldum kış olup bahara varana dek. Ne zaman kendimi bulsam sen hep geride kalmıştın ve ben ne zaman sana karışmak istesem kendimden vazgeçmem gerekti. Seninle oldukça kendimi, kendimle oldukça seni kaybettim. Bilemedim. Bu işin sırrı nedir bir türlü çözemedim.

Cuma, Ekim 03, 2008

Momo

Benim bir adım momo,
Diğeriyse asıldı devrimden hemen sonra gecenin bir yarısı.
Bu ateş kentinde doğup büyürken
Sadece bir adım kaldı benim: momo.

O zamanlar acı yeşeriyordu arka bahçemizde,
Tohumları ekeni hiç bulamadılar.
O yüzdendir bu kentte her şey mubah artık.


Bu kentin sararmış kitaplarda yazılı tarihinden geriye kalan tek şey
Hayalet gibi gezinen çocuklarıdır
Ve hepsinin sadece bir ismi vardır,
İkiyi onlara hep çok gördüler.

Her gün çığlıklarla sökerdi şafak
ve biz ancak o zaman anlardık
kirlenmeyen tek şeyin rüyalar olduğunu.
Bu oyun nasıl çıkmışsa artık hiç bilmem
Umutlardan evler yapılıp yakılıyor
içinde cayır cayır yanıp acıya doyabilmek için.
Çünkü bu kente düştükleri ilk günden beri
Acıyla emzirildi onlar.
Acı olmadan
-iyi bilirim-
asla düş kuramaz çocuklar.

Ama bu kentte
düşler de yasaklanacak diyorlar.
Yağmur bu kentin üstüne bir daha düş/mez artık.

kabusgecekokuarayışlar

Soluk soluğa, kan ter içinde yataktan fırlayıp sakinleşmek için çırpındığımız gecelerde birbirimize anlattığımız o çok karmaşık rüyalardaki gibi bir kabusun içinde sıkışmış gibiyim. İşin kötü yanı, yanımda değilsin. Gecenin bu geç saatinde, sokakta annesini bulabilmek için çırpınan yavru kedi gibi çaresizce seni arıyorum senden geriye kalan tek şeye, yatağıma sinen kokuna sığınarak. Her dakika tekrar bulup yine kaybediyorum seni. Yüreğime bir acı gömülüyor. Gözümü kapatıp yokluğuna boğuyorum kendimi. Sonra bunun hiçbir şeye yaramayacağını yüzüme haykırıyor gece. Sabaha kadar yatağımda bıraktığın boşluğun ve özleminle boğuşmak zorunda kalıyorum. Sanki hiç bitmiyor gece. Bitmek bilmeyen seni arayışlarım gibi…

Pazar, Eylül 28, 2008

Yazamıyorum. En berbat yaptığım şeyden bile vazgeçmek zorunda kalacağım sonunda. Ne yapsam olmuyor çünkü. Kahretsin.

Perşembe, Eylül 11, 2008

çck

Çocukken acının, gözyaşlarıyla birlikte akıp gittiğini sanırdım. Yanaklarımdan akıp yere düşerken izlerdim onları ve bir süre sonra donuklaşırdı her şey, zaman yavaşlardı ve gözlerim dalıp giderdi, tepkisizleşirdim. Kendime geldiğimde geride hiçbir şey kalmazdı, tüm acılar göz yaşlarım gibi yere düşer kaybolurdu ve o ağırlığı üzerimden atıp hafiflerdim. Şimdi ağlayamıyorum, eskisi gibi göz yaşlarımı umarsızca dökebilecek kadar lüks sahibi değilim, ki biliyorum ki ağlasam bile acılar hep kalıcıdır, hiç yok olmazlar. Çocukken işe yarayan ne varsa büyüyünce ortadan kayboluyor ve yerine büyüklerin kuralları diye tabir ettiğimiz olgular yerleşiyor. Bu düzeni bozabilmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazır milyonlarca insan varken, bunu hiçbirimizin beceremiyor olması da bir hayli sinir bozucu. O zamanlar her şey ne kadar da basit ve sıradandı. Bir arka sokağımız vardı bizim. Orası hayatın merkeziydi. Her şeyi orada yaşadık. Gülmeyi, oynamayı, koşmayı, düşmeyi, acıyı, yarayı, aşkı, kavgayı orada yaşadık. O arka sokaktan çıkmak zorunda kaldığımız dönemden beri her şey çok daha karmaşık. O sokağa dönebilmek için mi çocuk olmayı istiyorum yoksa çocuk olup da öyle bir sokağı yaratabilme gücüne sahip olmayı istediğim için mi geçmişte arıyorum çözümü? Bu sana yönelttiğim tek ama uzunca bir sorudur ÇOCUK, aslında her cevabın kendine göre doğrusu olduğu…


"çocukken diğer çocuklardan farklı olduğumu sanırdım. uzaydan geldiğimi falan... seni tanıdığımdan beri sokaklar aynı değil, aynen çocukluğumdaki gibi..."

Pazar, Eylül 07, 2008

günlüğü yoktur hüznün
hiçbir zaman da tutulmayacaktır.
serüvenlerin yorgun yeniği,
elleri titreyen yaşlı bir kadındır hüzün
ya da hasta bir tanıdıktır ancak
hepsi o kadar


Ahmet Telli

Pazartesi, Eylül 01, 2008

Bir akşamüstü
ormanı tek bir saz yapan
en son dalda
son ışık ol,
gel,
beni bul.

Avare İlhamlar - A. Hamdi Tanpınar

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...

Nazım Hikmet

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

"yüzündeki o billur akşam kahvaltısı
sürgülerken özümü,
ne kadarını sustuk
konuştuklarımızın?.."

Yılmaz Erdoğan
"Güvercin getirdi şiirimi geriye
Bu dünyada anlattığın kadın yok..."


Aziz Nesin

Boşuna

Sen yoksun...
Boşuna yağıyor yağmur...
Birlikte ıslanmayacağız ki...

Boşuna bu nehir...
Çırpınıp pırpırlanması...
Kıyısında oturup göremeyeceğiz ki...

Uzar uzar gider...
Boşuna yorulur yollar...
Birlikte yürüyemiyeceğiz ki...

Özlemler de ayrılıklar da boşuna
Öyle uzaklardayız...
Birlikte ağlayamayacağız ki

Seviyorum seni boşuna...
Boşuna yaşıyorum
Yaşamı Bölüşemiyeceğiz ki...

Aziz Nesin

Cuma, Ağustos 08, 2008

bu kent öldürmek istiyor bizi

cennetten bu kente düştük düşeli
dokunuşlarımızla ortaya çıkan
tüm kıvılcımları yasakladılar
ve diyorlar ki gidip öldürün içinizdekileri,
bu kentte biz varken
hiçkimse aydınlığa geçit vermemeli.
gidip zincire vurun
hiç durmayacakmış gibi atan kalbinizi
kanatlarınızı dikenli tellerle sararız yoksa
bir daha uçamazsınız.

şu çılgın aşkımızın tarihi
gömülüyor göz göre göre
toprağın en karanlık yerine.
bizden sonra geleceklere örnek olunmasın diye.
oysa tek bildiğimiz güzellikti bizim,
ve beyazdı içimizdekiler.
çocuklara benzerdi ruhumuz,
o yüzden tanrı sürdü bizi bu kente.
bir şeyleri değiştirebilmek için direndik hep
ama çocukların gözlerini
körebe oynuyoruz diye kandırıp bağladılar.
ve acıdır ki
oyun diye bildikleri
hep karanlık ve bilinmezlik oldu onların.

şimdilerde adımıza yazılan
tutkulu aşk romanları yakılıyor teker teker
ve kıvılcımlarımızdan beslenen kentin ışıkları
kararmaya başlıyor yavaş yavaş.
ateşin rengiyle boyanıyor gökyüzü
ardından duman kaplıyor her bir yanı
umudumuz nefessiz kalıp ölünce
umutsuzluğun içinde ölüme bağlanıyoruz birer birer.

bu kent öldürmek istiyor bizi,
baharın bir daha gelmeyeceğini bile bile.

biz delicesine akan bir ırmak gibiydik oysa,
toprağa dokunuşumuzla fidanlar yeşerirdi.
işte o yüzdendir ki bu kent hep nefret etti bizden.

ve

kim ne derse desin
ben inanmıyorum
her geçen gün intiharların sayısı artarken
kuşların buralardan göçme sebebi onlar olmasın.

Pazar, Ağustos 03, 2008

özletiyor seni bu yağmurlar

burada yağmur yağıyor ama sen
semsiyeni almadan gel yine de
özletiyor bu çılgın sağanak seni
sırılsıklam özletiyor biliyor musun?

Ahmet Telli

acının tutanakçısı

acılar yaşanıyordu yurdumda
tek tek yakılıyordu kentler
bense hep oralardaydım
daha yangın başlamadan çok,
çok,
çok,

çoook,


çok önce...

Ahmet Telli

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

oysa fazlasıydık biz

sence nedir bizi daima yeni yolculuklara,
yeni arayışlara iten?
sence nedir doğup bir türlü ölemediğimiz bu kenti terkedişimizin sebebi?

biz ki vurulup düşsek anında kalkardık
kimsenin bu kenti bizden almasına fırsat vermeden.
şimdi bastıran karanlığın sebebi biz olduk
ve kovuluyoruz
turuncu üstüne eflatun çizgili taşlarla döşenmiş bu kentten. ve bir daha dönmemek üzere zoraki yolculuklara çıkıyoruz,
zoraki ayrılıklar yaşıyoruz
ve geride bıraktıklarımız
sadece bir gezgin diye hatırlıyor bizi.
oysa fazlasıydık biz,
görmek istemediler...

bizi daima yanlış bilen insanların çocukları olduk,
sürüldük üstüne umutsuzluk çökmüş topraklardan
ve biz gittikten sonra o topraklara gömüldü
bizden geriye kalan
savunduğumuz ne varsa.

oralardan gitmek ne bizi gezgin yaptı
ne de bir serüvenci.
sürülmüş olmanın kırık kanadıyla başka diyarlara uçmaya zorlandık.
geride hep alay edenler kaldı,
bir kez olsun vazgeçmediler bundan.
ve sadece misket oynadığımız çocuklar yolculadı bizi
onlara bizden miras kalan misketleri
buruk bir sevinçle avuçlarında tutarken.

biz ki duvarlara yazarken umudun doğuş öyküsünü
çiçekler yeşersin istedik içimizde
ve hiçbir zaman solmasınlar diye suladık onları.
renklere boğarken sokakları
insanların bakışlarındaki nefreti
yok etmek istedik sadece
bakışlara maviyi,
yeşili katmak istedik,
işte bu yüzden olacak ki kovulduk bu kentten.

önce tanrı kovdu bizi cennetinden,
hemen ardından bu kent.
oysa cesur olmak istedik sadece
anlamak istemediler...

ve

kim ne derse desin
ben inanmıyorum
her geçen gün int-i-harların sayısı artarken
kuşların buralardan göçme sebebi onlar olmasın.